Sorular Sordular

evet , her tatilde aynı muhabbet. artık alışıyorsunuz zamanla, herşey otomatikleşiyor bütün soruların cevabı çorum oluyor. onca stajın, dersin, sınavın, ahiret sorularından farksız sözlülerin ardından iyi ya da kötü bir şekilde tatile geldiğinizde sizi neyin beklediğini biliyorsunuz : Sorular.

fakültenin uzun olmasının bir faydası var elbette ; düşünmek için çok zaman buluyorsunuz hemde çok.okadar ki sadece sorulan soruların değil, sorulma ihtimali olan kimi zamanda olmayan soruların cevabını bile düşünmeye başlıyorsunuz. ama elbette esas önemli olan ailenizin fakülte ile ilgili soruları

sorular sordular

artık kendimi bu konuda master olarak görüyorum. merhaba yavrum nasılsın iyi misin muhabbettinden sonraki ilk soru genellikle kaçıncı sınıfa geçtin yada daha sık olarak eşdeğeri olan kaç yılın kaldı evladım sorusudur. bu benim için tam bir hayal kırıklığıdır. keşke hiç sorulmasa.

sıradaki çoğunlukla tıpla ilgili fazla bilgisi olmayan kişlerce sorulandır. bölümünü seçtin mi. buna ilk kez cevap vermek bir işkencedir. uzun uzun sistemden, sınavlardan, bütün bölümleri görmediğinizden , TUS tan bahsedersiniz nihayetinde son cevabınız hayır dır. ama kurtulduğunuzu zannettmeyin bu soru uzun bir süre aynı kişiler tarafından tekrar tekrar sorulacaktır. bunun en basit cevabi bence şöledir: hayır seçmedim , okul bittikten sonra öss ye benzer TUS diye bir sınav var , ona girdikten sonra aldığım puana göre bölüm seçeceğim.

tabi bunla yırtacağınızı zannediyorsanız yanıldınız sıradaki aklında hangi bölüm var sorusu. sizi kurtaracak cevap nükleer radyoloji yada fizik tedavi rehabiltiasyondur. bu cevap karşısında muhatabınızın yüzüne iyi bakın hevesleri kursaklarında kalmış bir şekilde bir süre susacaklardır , çok komik oluyor, ama yinede gülmeyin.birçok tıpçının ailesi onun şöyle vatana millette özelliklede en çok aileye faydası olacağı bir bölüm seçmesini ister.o yüzden nükleer radyoloji şokundan hemen sonra itirazlar başlayacaktır hazır olun, sıkıştırırlarsa daha bütün bölümleri görmedim sınava girmedende karar vermeyeceğim deyiverin sıyrılın işten.

kadavra gördünüzmü, acile gittinizmi, nöbet tuttunuzmu, kesip biçtinizmi soruları sıklıkla nadiren görüştüğünüz aile efradınızdan gelir o yüzden bunların zevkini çıkarın , hepsi için bir iki hikayeniz olsun, bi zamandan sonra pek karşılaşmayacaksınız

Tıpçıya Hitabe

Sevinme gülme üzülme yıkılma
bu sözleri boş sayma
bırak dersler zor olsun
bırak onlar aşağılasın, kücümsesin,hor görsün
bırak uyusunlar gaflet uykularında
bırak gezsinler hayatlarının en mutlu anlarında
bırak onlar düşünmesin yarını,sonraki günü
bırak bıraksınlar derslerini aldırmadan babasını annesini
bırak mutlu olsunlar üstten aldık diye
bırak bilmesinler zor kelimesinin anlamını
bilmesinler gece dördün ne oldugunu,topoyu,biyokimyayı
hesaplasınlar senin yerine gelecekte alacağın parayı,çektiğin zorlukları hesaplamadan
konuşsunlar sınavlar hakkında,bilmeden çalışacağın yüzlerce sayfayı,onlarca notu
bırak çalışsın onlar sınav öncesi sadece yarım saat
bırak öğrenmesinler gece karanlığının tadını
bırak sosyal olsunlar,günde birkaç film izleyerek
bırak kendilerini akıllı saysınlar tıbbi seçmedik diye,yaptıkları netleri hatırlamadan
ama nerede ,hangi zamanda, kim olursan ol asla unutma ve herzaman tekrar et
TIPÇIYIM,ZEKİYİM,ÇEVİĞİM
VE AYNI ZAMANDA AHLAKLIYIM

Lorenna McKennitt’ten dil derdine

Arkadaşımın hediye ettiği kulaklıklarla, yüksek sesle Loreena McKennitt dinlerken, İrlanda aksanıyla söylenen İngilizce şarkılar, Keltçe müziklerin masalsı ezgileri bir anlığını da olsun beni iki hafta sonra bekleyen dâhiliye stajımın sınavından cesur yürek diyarlarına götürüyor. Kelimeleri, piyanodan çıkan seslerle aynı anda yazmaya çalışıyorum, yumuşak, içten gelen bu ses içimdeki öfkeyi yazmama engel oluyor, bir afyon gibi beni yatıştırıyor.

Gerçeklerden uzaklaşıyorum, İrlanda’nın İskoçya’nın Galler’in yeşil uçurumlarında uzanıp sessizliği bozan soğuk rüzgârları dinliyorum. Yıllarca Latin “medeniyetinin” yozlaştırma politikasından korunmak için dünyanın o ana ki kendilerince bildikleri en kuzeyine kaçmış ve orada, Britanya adasında, atalarından kalan mirası yüz yıllarca korumakla kalmamış gerçek bir medeniyet oluşturmuşlardır Keltler. O zamana kadar kilisenin baskısı altında kalan Avrupa, bilim ve insanlık adına gerisin gerisiye giderken, Keltler deki soylarına sıkı sıkıya bağlı olan bu insanlar, kimi zaman Avrupa’nın çöküşünü, kendilerine yapılan onca zulme rağmen, hiç olmazsa yavaşlatmak için adalarından ayrılıp çeşitli dallarda insanlara bilgiler vermek için geliyorlardı.

Fakat insanoğlunun açlığını durduracak bir şey şu anda olduğu gibi o günde yoktu: Güç arzusu. Binlerce masum insanın kanını içtiği halde susuzluğu devam eden devrin açgözlü kralları daha fazla toprak istiyorlardı. Avrupa’nın kuzeyinde “sahipsiz” kalmış yegâne yerlerden biri olan şuan ki ismiyle İrlanda, yıllardır üzerinde oynanan oyunlara rağmen, hala tüm gücüyle direnç gösterip köklerine olan bağlılığı haykırıyordu. Yıllar yılı devam edilen bu zulme rağmen gösterilen direnci kırmak için yeni bir yöntem gerekiyordu: dil ile olan bağları koparmak. İçeriden yardakçıların dışarıdan İngilizlerin baskısıyla eğitim dili kısa süre içinde Keltçeden İngilizceye çevrildi. Aradan daha bir kaç nesil geçmemişti ki Keltçenin bilinirliği %30 a düşmüştü, bunların çoğunluğu da dağdaki çobanlarla şehirdeki hamallardı.

Dilini bilmeyen bir topluluk millet olma vasfını kaybetmiştir. Böyle bir topluluk dilden sonra hızla tarihini, geleneklerini, yüzlerce yıllık olan kültürünü de unutmaya mahkûmdur. Hikâyenin bundan sonraki kısmı değil ama öncesi bize önemeli uyarılarda bulunuyor. Daha ne kadar anglomanlıca, ya da diğer adıyla tarzanca konuşacağız? Bir şeyler illa kaybedildikten sonra mı kıymeti anlaşılmalıdır? Bizlerde İrlanda olduktan sonra mı kaybettiklerimizin kıymetini anlayacağız? Bir gün bizimde dilimiz sadece şarkılarla mı hatırlanacak. Dil devriminden övgüyle bahsederken biz, bugün bir devrime daha ihtiyacımız olduğunun farkında mıyız? Devam edebilir…