Lorenna McKennitt’ten dil derdine

Arkadaşımın hediye ettiği kulaklıklarla, yüksek sesle Loreena McKennitt dinlerken, İrlanda aksanıyla söylenen İngilizce şarkılar, Keltçe müziklerin masalsı ezgileri bir anlığını da olsun beni iki hafta sonra bekleyen dâhiliye stajımın sınavından cesur yürek diyarlarına götürüyor. Kelimeleri, piyanodan çıkan seslerle aynı anda yazmaya çalışıyorum, yumuşak, içten gelen bu ses içimdeki öfkeyi yazmama engel oluyor, bir afyon gibi beni yatıştırıyor.

Gerçeklerden uzaklaşıyorum, İrlanda’nın İskoçya’nın Galler’in yeşil uçurumlarında uzanıp sessizliği bozan soğuk rüzgârları dinliyorum. Yıllarca Latin “medeniyetinin” yozlaştırma politikasından korunmak için dünyanın o ana ki kendilerince bildikleri en kuzeyine kaçmış ve orada, Britanya adasında, atalarından kalan mirası yüz yıllarca korumakla kalmamış gerçek bir medeniyet oluşturmuşlardır Keltler. O zamana kadar kilisenin baskısı altında kalan Avrupa, bilim ve insanlık adına gerisin gerisiye giderken, Keltler deki soylarına sıkı sıkıya bağlı olan bu insanlar, kimi zaman Avrupa’nın çöküşünü, kendilerine yapılan onca zulme rağmen, hiç olmazsa yavaşlatmak için adalarından ayrılıp çeşitli dallarda insanlara bilgiler vermek için geliyorlardı.

Fakat insanoğlunun açlığını durduracak bir şey şu anda olduğu gibi o günde yoktu: Güç arzusu. Binlerce masum insanın kanını içtiği halde susuzluğu devam eden devrin açgözlü kralları daha fazla toprak istiyorlardı. Avrupa’nın kuzeyinde “sahipsiz” kalmış yegâne yerlerden biri olan şuan ki ismiyle İrlanda, yıllardır üzerinde oynanan oyunlara rağmen, hala tüm gücüyle direnç gösterip köklerine olan bağlılığı haykırıyordu. Yıllar yılı devam edilen bu zulme rağmen gösterilen direnci kırmak için yeni bir yöntem gerekiyordu: dil ile olan bağları koparmak. İçeriden yardakçıların dışarıdan İngilizlerin baskısıyla eğitim dili kısa süre içinde Keltçeden İngilizceye çevrildi. Aradan daha bir kaç nesil geçmemişti ki Keltçenin bilinirliği %30 a düşmüştü, bunların çoğunluğu da dağdaki çobanlarla şehirdeki hamallardı.

Dilini bilmeyen bir topluluk millet olma vasfını kaybetmiştir. Böyle bir topluluk dilden sonra hızla tarihini, geleneklerini, yüzlerce yıllık olan kültürünü de unutmaya mahkûmdur. Hikâyenin bundan sonraki kısmı değil ama öncesi bize önemeli uyarılarda bulunuyor. Daha ne kadar anglomanlıca, ya da diğer adıyla tarzanca konuşacağız? Bir şeyler illa kaybedildikten sonra mı kıymeti anlaşılmalıdır? Bizlerde İrlanda olduktan sonra mı kaybettiklerimizin kıymetini anlayacağız? Bir gün bizimde dilimiz sadece şarkılarla mı hatırlanacak. Dil devriminden övgüyle bahsederken biz, bugün bir devrime daha ihtiyacımız olduğunun farkında mıyız? Devam edebilir…

Bir Cevap Yazın